Geri
Muhabbet Pazarı22 Ağustos 20269 görüntülenme~4 dakika okuma

İnsan Değil, İnsanlık Bir Hikâyedir

İnsan doğar, büyür, yaşar ve ölür. Bütün hikâye bu kadar basit midir? Yoksa hangi dünyada doğduğumuz, ne şartlarda büyüdüğümüz, nasıl yaşadığımız ve nihayetinde geride ne hatıralar bırakarak öldüğümüzün hakikaten bir anlamı var mıdır?

İki vaziyetin hangisine yakın durursa dursun insan, yanılgıdadır diyemem. Zira her ikisine de esaslı argümanlar üretmek mümkün. Hele ki insanlığın mazisine bakıldığında bir avuç sayılabilecek kadar kişiyi bir kenara bırakırsak en anlamlı yaşayanın dahi hikâyesi silindi bu devranda. Elimizde, böyle bakıldığı vakit epey sarsıcı bir tablo var iken kim neyin anlamından bahsedebilir, diyen birine ne söylenir? Manaya karşı en sıkı argümanın bu olduğunu düşündüğüm için onların arasından yalnızca bunu seçtim. (Siz farklı düşünebilirsiniz tabii.) Yok olmak… Herhalde insanın başına gelebilecek en korkunç nihayet. Gayet tabii, düşünen ve idrak eden insanın… Aristovari bir üslupla söyleyelim, insan doğası gereği var olmak ve hatırlanmak ister.

İki parantez açmak isterim: İlki, hikâyesi silinenin de silinmeyenin de aynı yere varması meselesi. İkincisi ise inancın bu tartışmayı kökten çözme kudreti. Birincisine bambaşka bir tercih olması, ötekine ise konuşacak bir mesele bırakmaması dolayısıyla burada değinmeyeceğim.

Yeni Yazılardan Haberdar Olun

Yeni bir yazı yayımlandığında e-postanıza bildirim gelsin. Aboneliği istediğiniz an bırakabilirsiniz.

Asıl konumuza dönecek olursak… Ben ikinci bakış açısına, yani bir anlamın hakikaten varlığına yakın duranlardanım. İnsanın yaşamının doğmak, büyümek, yaşamak ve ölmek fiillerinin icrasından ibaret olmadığına, ardında açık veya örtük bir mananın barındığına inananlardanım. Gayet tabii, bu mantığa sevk eden kuvvetli dayanaklarım var.

Evvelemirde, insan değil insanlık bir hikâyedir ve bu düşüncem alabildiğine bireyciliği körükleyen günümüz dünyasına taban tabana zıttır. Ufak ufak alanlar işgal etmek ve o minik meydanları sahiplenmek suretiyle sergilenen var oluş çabası hem beyhudedir hem de insan tabiatına aykırıdır. Sosyal bir varlık olan insan, tarihi bunun tam aksi bir birliktelik ile yazdı. Bu denli gelişmiş zihnimizin en önemli çıktısı birtakım icatlar değildi, ortak hareket etme gerekliliğini fark ettirmek suretiyle bir arada duran nüfusu büyütmekti. Böylece doğaya, diğer canlılara ve dolayısıyla dünyaya ve yaşama kafa tutabildik. Nihayetinde insan -kimine göre tartışmalı olsa da- hükmeden tür konumuna erişti. Hiç şüphesiz bu birliktelik gerekliliği aklın bir sonucu olarak kalmadı, insanın ruhuna da işledi. Postmodern depresyonlarınızın sebebini nerede arıyorsunuz?

Tıpkı bilim gibi… Bilim, irili ufaklı bilgiler yığınıdır ve aynı vakitte bu yığını büyütme gayretidir. Tonlarca deneme yanılma çabasının doğru bir tuğla ürettiği ve bu tuğlaların bir araya gelerek yaşama dokunduğu bir bina inşasıdır. Hangi bilim işçisi bu binayı tek başına inşa edebilir? Bu mantığını hayata uyarlayabiliriz, hatta hayattaki bu mantık bilime uyarlanmıştır. Hep birlikte yaşıyoruz. Hepimiz bir tuğla üretmeye -belki bir tuğla olmaya- ve nihayetinde o tuğla ile hepimizi çevreleyen güvenli bir liman oluşturmaya katkı sağlamaya çalışıyoruz. Bu bina kimi zaman bilim hüviyetindedir, yaşamın teknik unsurlarını meydana getirir yahut sağlığınızı iyileştirir. Kimi zaman sosyal bir ağdır, ruhunuzu besler yahut keyif verir. Bazen de kurallar bütünüdür, yaşamınızı düzenler yahut sizi korur, hatta sizin yerinize düşünen sistemler oluşturur. En basit tabiriyle; hiçbirimiz hayatımız boyunca ihtiyaç duyduğumuz şeylerin tamamını karşılamaya muktedir değiliz. Bilgimiz, tecrübemiz, becerimiz ve en temelde vaktimiz bu gücü sağlamaya yetmez. Yaşam, her insanın işin bir ucundan tuttuğu bir çabalar bütünüdür. Hepimiz bu binada bir tuğlayız ve yeterli sayıda tuğla kırılırsa bina çöker. Dolayısıyla yaşam son bulur. Hepimiz aynı gemideyiz meselesi vardır ya, işte o hesaba bir de bu yönüyle bakın.

Pekâlâ, yalnızca “ben” kırılırsam o binadan?.. Bunu uzun uzadıya tahlile lüzum yok. Sen bensin, o, öteki… Birimiz böyle hissettiğine göre, bir yerlerde aynı duyguları paylaşan milyonlar duruyor olsa gerek. Bu milyonlar yeterli sayıda tuğlaya denk gelebilir.

Madalyonun öbür yüzü daha da enteresan. Bir kere bu dünyaya geldik ve elimizde bir ömür var. Ayrıca, birtakım duyguların -neler olduğuna girmeyeceğim, günümüz içerik furyasında kolayca ve defalarca rastlamak mümkün- pozitif geri bildirim mekanizmasıyla beslediği bir haletiruhiyemiz var. Elimizdeki zamanı keyifle geçirmek için tabiatımıza uygun meşgalelerle uğraşmak ve bunların en azından bir kısmında müspet bir sonuca ulaşmaktan başka eğleşecek yolumuz yok. Adına ne derseniz deyin, bir ömre sığdırmak isteyebileceğiniz uğraşların bundan öte bir tanımlaması yok. Birtakım meşguliyetleriniz olur, olanca gayretinizin ardından bunların bir kısmı gönlünüzce nihayete erer ve sizi değer yargılarınız çerçevesinde mutmain kılar. Bu eğleşmenin insan tabiatına en uygun düşen hâli, az evvel değindiğimiz sebeplerden ötürü insanlık temasına sahip olanlardır. Zira zihnimizin evrimi bir arada kalmak ve türümüzü yaşatmak ekseninde seyretti. Bu yönlü her çaba ise iyilik hâlimizi besleyen bir anlama dönüşüyor.

Ezcümle, insana haz vaat eden ve kendini kıymetli hissettiren birtakım popüler anlam okumalarından uzak konumlandık. Zannımca meselenin layığı ve gerçeği budur. Lakin anlamdan azade bir yaşam hayali satmadık, tam aksine anlamı bu yönlü kurmaksızın yaşamdan söz edemeyeceğimize değindik. İnsanın her hasletinin, her hikâyesinin bir anlamı var. Bu anlam, ancak bir parçası olduğumuz ortak gayelerin peşinde hep birlikte koşuşturdukça belirir. Ve yalnızca insanlık yok olduğunda yok olur. Esasen o vakit, anlamın peşine düşecek bir insan da kalmaz.

Paylaş:𝕏